| Yazan: Mustafa Refik,
Tarih: 04.02.2008 - 22:06
|
Okunma Sayısı : 1135 |
Yukarıda
sayılan vasıtaların «el» ile tedvirine, kötülüklerin böylece tağyirine imkan
bulamayan müslüman için ikinci bir vasıta, « dil»i kullanmak düşüyor.
Söz'ün
İslâm'daki ana vasfı «leyyin-yumuşak» olmasıdır. Hattâ Kur'an-ı Kerim'de şu
âyeti okumaktayız:
«Fir'avn'a
gidin. Çünkü o, hakîkaten azdı. (gidin de) ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki,
nasihat dinler, yahut iiçine korku gelir.»
«Propaganda
dâîma bir ebe gibidir, zihinlerde bir takım düşünceler, hükümler, endişeler
doğurtur.» Günümüzde bu cümle ile tespit edilen gerçek, âyette «olur ki, içine
korku gelir» şeklinde ifadeye konmaktadır. Hem «ikna etmek ve sürüklemek
istediği zaman, propagandanın meydan okuyan ve husumet uyandıran bir ifade
tarzı ku!lanmaması» gereklidir. Hakkı tavsiye, hislere değil, akıl ve idrâke
hitâbettiğine göre o her zaman, ikna etmek isteğinde demektir. Öyle olunca da
her zaman «kavi-i !eyyin»i kullanacaktır.
İnsan
sesinin; gazete veya herhangi bir basılı beyanda bulunmayan inandırıcı bir
kuvvete sahip olduğu tespit edilmiştir. Hattâ Amerika Birleşik Devletlerinde
radyo spikerlerinin sesleri, «ikna kabiliyeti" bakımından incelenmiştir.
Söz
ve konuşma yoluyla tavsiye, herkes için mümkün olduğu cihetle aynca bir önem
taşımaktadır. Halbuki, «el»in kullanılması herkes için imkân dâhilinde
değildir. Bu hususu M. Vehbi efendi şöyle özetlemektedir:
«Emr-i
bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker'in üç kısmı vardır. Birincisi; el ile olur
ki, bu kısım hükümdar olan kimse üzerine vaciptir. Zîrâ insanları gereği gibi
terbiye ve te'dip, onların vazifesidir.
İkincisi;
lisanla olur; bu kısım şeriat ulemâsı (din adamia-rı)nın vazifesidir.
Üçüncüsü;
kalble buğzetmekten ibarettir. Bu kısım âcizlere mahsustur. Zîrâ ellerinden ve
dillerinden birşey gelmez.
Fakat
dinî ve dünyevî salâh'a, eğer delalet edemezlerse, kalbleriyle buğzetmek,
mümkün olduğu kadar bir zulmün kaldırılmasına çalışmak ve sözünü dinleyene
akıilan erdiği kadar hayr'la nasihat etmek mânâsınca emr'i bi'l-ma'ruf ümmetin
her ferdi üzerine vaciptir. Binâenaleyh, Bu kabil nasihati zaman ve zemin
icâbeder de bu kadara muktedir olan kimse vazife edinmezse elbette
sorumludur.»
Şimdi,
söz'ün kullandığı vasıtaları bu ön bilgilerin ışığı altın da incelemeye
çalışalım.
a.
Kürsi
Bugün,
kürsi, ders kürsisi, vaaz kürsisi, olmak üzere ikiye ayrılmış vaziyettedir.
Başlangıçta ikisi birdi. Mektep kürsisi ayrıca muayyen programla çalıştığı ve
ilmî eğitim, şimdilik konumuz harici kaldığı için burada daha çok cami yani
vaaz kürsisini ele alacağız.
İbâdetten
sonra cami faaliyetlerinin ikinci sırasını teşkil eden va'z, hakkı tavsiyenin
en etraflıca yapıldığı dînî bir müessesedir. Bunun yönetici ve sorumluiuları
da vaizlerdir.
Vaizlik,
mürşidlik edecek adamın yalnız hak yolu tanıması kâfi değildir; o caddeye çıkan
yolların nerelerden sapmak ihtimali olduğunu da iyice bilmelidir. Sadece dîni
vicdanı coşturmak yetmez, şayet dâvetçi bütün gücünü dînî vicdanı coşturmak
için harcarsa, sonunda hususiyle gençlikte hiçbir tamire elverişli olmayan
dînî kırıntılar elde edecektir. Yine inancın sırf ilmî yönden araştırması da
yeterli birşey sayılmaz. Şayet dâvetçi bütün gayretini bu yönde toplayacak
olursa netice itibariyle bu araştırmalara tazelik veren, ona ısısını ve
esnekliğini kazandıran ruhî pınarları kurutacaktır. Aynı şekilde vicdanî ve
ilmî araştırmayı bir arada yetiştirmek de kişinin takatini karşılayacak
değerde olamaz.Çünkü geride, kazanmak, eğlenmek, şöhrete erişmek, iş yapmak,
döğüşmek isteyen fıtrî, amelî ve kaslara bağlı bir enerji kaynağı açıkta kalacaktır.»
Selâtin
ve ulu camilerdeki vaizler dînî bilgisi ve yetkisi resmen ve imtihanla
tebeyyün eden, ameli İimine uygun, umûmi kültürü münevver denen zümreden
farksız ve haikın hissinden ziyâde, fikrine hitabeden, onları din ve dünya
İşlerinde istikamet içinde daimî harekete sevk edecek bir natıka ve kemâl ile
mücehhez kişiler olmalıdırlar. Yoksa ferdî ibâdetin tarifini ilmihâl
kitablarından nakleden ve halkı kendi köşesine çekilip nafilelerle «mâlik'i
yev-mi'd-dîn»in huzurunda mes'uliyetten kurtulacağını zan ve telkin eden vaiz
efendileri, aldıkları maaşlarla ve şfmdiye kadar yaptıkları hizmetlere
teşekkürle emekliye sevketmek lâzımdır.»
Vâiz'in,
halkın camide en kesif bulunduğu, Cum'a ve Bayram namazları ile tatil günleri
herkesi ilgilendiren en umûmi ve en lüzumlu mevzuları seçmesi gereklidir.
Ke!âm-ı
kibar, hükemâ ve felâsifenin Kur'an ve hadis-i şerifleri te'yid eden sözleri
kürsiden va'zda veya sohbet toplantılarında, konferanslarda söylenebilir veya
mecmualarda yazılabilir.
Minberde
ve kürside ancak mü'minlerin birbirleriyle olan münasebetleri, kötülüklerin
salgın haline gelmemesi için yapılacak telkinler üzerinde durulur, ancak ve
ancak karşımızda bulunan halka hitâbedilir. Yoksa cami dışına yumruk sallamak,
hatib ve vaizi vazifesinden uzaklaştırır. Hiçbir zaman dışarıdaki adam hatip ve
vaizi ilgilendirmez. Bir kere, dışarıdakinin inanıp inanmadığı vaizin
meçhulüdür, inanç bakımından hüviyetini tanımadığı kimseye ne maksatla söz
söyler? O, inanıyorsa esasen, camiye gelir. İnanmıyorsa «Sizin dininiz size,
benim dinim bana!» hükmü câridir.
Kürsinin
bir ilim mahalli olduğu hiçbir zaman unutulmamalı-
dır.
b. Minber
Minber,
hutbe mahallidir. Hutbe, bir hafta içinde muhitte, cemiyette görülen fesadın,
yolsuzlukların, haksızlıkların nelerden ibaret olduğu ve bunun önüne nasıl
geçileceğini anlatmaya vesiledir.
Hatib'in
minberde işgal ettiği mevki, makâm-ı Ahmedî'dir. Orada ancak mevzu İle ilgili
âyetler ve hadîs-i şerifler okunur ve açıklanır. Bunun dışında hikmetâmiz dahi
olsa şiirler ve beyitler okumak veya yerli ve yabancı hükemâ ve feylesofların
vecizelerinden bahsetmek makama hürmetsizliktir, yersizdir ve bid'attir.
Cum'a
ve bayram hutbeleri müstakil ve ehemmiyetli birer vazifedir. Her camide bu
vazifeyi hakkiyle yerine getirecek imam
buSmak
müşküldür.
Kürsi
ve minber "ilim" makamıdır. İlim ve ciddiyetle ilgisi olmayan
dedi-kodunun bu yüce makamlarda işi oimamak gerektir.
c. Meviid Kıraati
Bid'at-i
hasene kabul edilen meviid kırâti, bugünkü tatbikatıyla bir kazanç vesilesidir
ve ibâdet ruhundan uzaktır. Gerçi camide okunan meviidlerde, mevlidin metni ile
Kur'ân-ı Kerîmin dışında halkı heyecanlandırmak için ayrıca kaside ve tevşihlerin
okunması müreccahtır.^Fakat edebî bir kıymeti olmayan parçalara mevlidhanın
nazar-ı dikkatini çekmek yerinde bir hareket olur.
Meviid
asiında propaganda gayesiyle yazılmış bir eserdir. Ama bugün mânâsı
anlaşılamayan, sâdece musikîsinin hatırı için okunan dinlenen bir manzume
hâline gelmiştir. Milletin rağbet ettiği meviid, cami içinde olsun, evierde
olsun en güzei hakkı tavsiye vasıtasıdır. Özellikle evlerde okunan meviidlerde
kadın cemâatin kılık kıyafetine dikkat edilmelidir. Normal İslâmî tesettür
temin edilmedikçe mevlid'e başlanmamalıdır. Bunun için de meviid merasiminin
mahiyetinin, dinleyenlerin durumlarının nasıl olması gerektiği uygun bir ifade
ile anlatılmalıdır.
Hâsılı,
din adamı, gittiği yerde dînî havanın teşekkülünü temin edebilmelidir. Bu
yapılmadıkça din adamı sorumludur. Mevlid kırâetinde ve duada "ma'bed
artisliği" ne hiç lüzum yoktur. Edebi dairesinde büyük bir ihlâsla icra
edilmelidir.
d-
Konferanslar ve Sohbetler
Mikrofonun
îcâdı, insan sesinin muazzam salonlarda, meydanlarda, stadlarda dinlenmesini
mümkün kılmıştır. Vaaz ve hutbe sınırlarının rahatlıkla aşıldığı, daha serbest
konuşma imkânı, tertipli, cemâatin, cami cemâatinin dışında kişilerden meydana
gelişi gibi yönleriyle konferans ve sohbetler, hakkı tavsiye'ye elverişlidir.
Temel
konularda, plânlı şekilde hazırlanmış konferanslarla Anadolu'nun gezilmesi,
Müslüman Türk milletinin yararına, İslâmî uyanışın lehine olacaktır. Şuurlu bir
dînî yaşayış ve diriliş, köylere kadar uzanacak bu tip faaliyetlerle
gelişecektir. Din adamlarının münevver tabakayla karşı karşıya gelme vasatı
konferanslardır. Bu nokta her an gözönünde bulundurulmalıdır. Camiye gelmeyen
veya gelemeyeneiere, konferans salonlarında hak duyurulmalıdır.
e-
Cenaze ye Nikâh Törenleri
İnsanoğlunun
iki zaaf ani, sevinç ve kederli bulunduğu zamanıdır. Saadet hülyası veya
ölümün soğuk yüzü, telkine karşı direnç gücünü kırmışken insanları bu
anlarında yakalayıp hakkı tavsiye etmek, plânlı ve şuurlu bir çalışma olur.
Müsbet tesirleri de görülür. Yeter ki, tavsiyeci durumunda bulunan din
adamaları, düğün veya cenaze sahiplerinin bu nâzik aniarından keseleri adına
değil de "Hak" adına yararlanmayı gaye edinsinler...
Tebrik
ve ta'ziye müesseseleri mânâsız şeyler haline getirilmemelidir.
"El"
ve "dilin müştereken kullanabilecekleri, çağımızda geçerli olan bir İki
vasıta üzerinde de duralım.
■
Sinema
Mevcut
durumuyla İslâm'ın olduğu kadar insanî duyguların, yâni ahlâkın da aleyhinde
işlemekte olan bu müessese, korkunç derecede tesir gücüne sahiptir. Hitab
kabiliyetinin genişliği ve tesir gücünün çok yüksek olduğunu gözönüne alan
ideolojiler sinemayı, kendi yararlarına kullanmaktadırlar. Birçok muhitlerde
sosyal hayâtın zarureti olarak kabul edilmeye başlanılan sinemadan şimdiye
kadar müslümanların tam anlamıyla faydalandığı söylenemez, ama gördükleri
zarar ortadır. Her gün milyonlarca insanın film seyrettiğini düşünmek
mes'elenin ehemmiyetini ifadeye kâfidir.
Sinemanın
bugün artık bir kuvvet olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. O halde
"düşmanlarınıza karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın" emr-i
ilâhîsi bu yönde de müslümanSarı vazifeye çağırmaktadır. Hayâtın akışına
seyirci kalmak, ölüm sabahında uyanmayı beklemek olur.
Sinemada
söz, resim, ışık, renk ve hareket bir arada bulunması, sinemanın eğitim değil
de "eğlence" vasıtası kabul edilmesi, "farkına vardırmadan
tavsiye" işini en güzel şekilde başarmaya imkân sağlamaktadır. Zaten
bugünün insanı kendisine tesir ve telkin edildiğini bilmek istememektedir. O,
hürriyete inanmıştır. "Dolaylı telkin", bugün çok daha tesir icra
etmektedir. Bu da etraflıca sinema vasıtasıyla mümkün olmaktadır.
O
halde, bu müthiş silâhı, düşmana bırakmamalıyız. Mutlak surette ıslah ederek
kendi cephemizde kullanmalıyız. Aksi halde kendimizi enkazlar altında ezilmiş
görmemiz mümkündür. Müslüman zenginlerin kulakları çınlasın...
Tiyatro
Tiyatro
da sinema gibi dînî çevrelerce şüphe ile karşılanmaktadır. Ancak propaganda
bakımından gün geçtikçe artan bir önem taşımaktadır tiyatro. "Eğitim"
gayesi tiyatrodan da kalkmak üzeredir. Gerçi, memleketimizde tiyatro, şimdilik
büyük şehirlere ve muayyen bir zümreye has bir durum arzetmektedir. Fakat son
yıllarda sol eğilimli eserlerin sahnelenmesi ve özel tiyatro ekiplerinin
Anadolu'yu dolaşmaları "tiyatro" tehlikesini büyütmektedir.
İslâmî
açıdan, İslâm'ın esaslarını dile getiren eserler sahnelenip, halka gerçekler
gösterilmezse kayıp çok büyük olacağa benzemektedir. Son yıllarda "Hz.
Ömer", "Onlar Böyleydi", "Vefakâr Dim Adamları",
"Çakıl Taşlan", "Abdülhamid" ve "Yunus Emre" gibi
amatör gruplarca temsil edilen eserlerin Anadolu'da geliştirdiği bir uyanakhğı
hiç kimse inkâr edemez.
Bugün,
halk efkârına yön verme durumunda bulutlan camiye uğramaz aydınlara tiyatro
yoluyla gerçeklerimizi duyurmakta fayda vardır. Onun İçin de kültür derecelerine
göre yazılmış çeşitli kalitede tiyatro eserlerine ihtiyacımız vardır.
Eser,
eleman gibi hususların ötesinde, bu iki asrî silâha yâni sinema ve tiyatroya
yatırım yapacak zenginlere daha çok muhtaç durumdayız. Günümüzde san'atçı
geçinenlerin hemen hepsi, emri midelerinden alırlar. Bu husus iyi
kulîanılabilirse, seyirci tarafından alkışlanan her san'atkârtn dâva lehine
çalıştırılması mümkündür.
Radyo-Teyp,
Televizyon ve Video
Radyo
ve teyb sesin; televizyon sözle birlikte resmin yayılma alanını; video ise,
görüntüyü kaydedip istendiğinde kullanma imkânlarını çok büyük ölçüde
geliştirmiş ve genişletmiştir. Günümüz insanının çoğu saatleri radyo-teyb
dinlemek, televizyon veya
video
seyretmekle geçmektedir.
Radyo-teyb
ve televizyon gibi, bunlara seksenli yıllarda katılan video da artık çoğu
aileler için bir lüks değil, ihtiyaçtır. Toplumun her kesiminde aşırı derecede
bir video tutkusu gözlemlenmektedir. Bunda, bir anlamda" kişiye
özel" veya "aileye mahsus" bir özelliğin bulunması da etkili
olmaktadır.
Matbaa
karşısında teksir makinasinın nasıl bir karşı pro-ganda aracı olma vasfı varsa,
Televziyon ve sinema karşısında da videonun karşı propaganda vasıtası olma
özelliği bulunmaktadır.
Memleketimizde,
mer'i kanunlar ve mes'ul kişilerin tutumları neticesi TRT'den; müsiüman
sermayedarların çağa ayak uyduramamaları sonucu sesli ve görüntülü yayın
imkânlarından İslâm yeterince faydalanamamaktadır. Gördüğü zararı tesbit İçin
elde imkân yoktur. Müslüman evlerinin en mutena köşelerine kurulmuş radyo-teyb,
televizyon ve video gibi aletler, asırlardır düşmanların giremediği harîm-i
ismet'e girmiş ve aile düzenini ve huzurunu paramparça etme imkânına
kavuşmuşlardır. Bu yıkım görevi her geçen gün giderek artan bir şiddetle
sürdürülmektedir. Bunun içinde özel radyo-televizyon istasyonları kurmak, uydu
aracılığı ile İslâm davetine muhtaç her millete kendi düiyie hakkı tavsiyede
bulunmak yolları aranmalıdır.
Bu
vasıtaları hakkı tavsiyede kullanmanın yollarını bulmak mecburiyetindeyiz. Bir
taraftan imkân nisbetinde TRT'den faydalanmanın yolların! ararken, öte yandan
özel radyo ve televizyon istasyonları kurma cihetine gitmeliyiz.
Bazı
video kulübü sahiplerinin ve bir çok müşterinin İslâm ahlâk ve kültürünü
işleyen video bantları bulamadıklarından yakındıkları günlük gazete
sütunlarına kadar yansımaktadır. Teyb bantları konusunda da durum aynîdir. Bu
sebeple vakit kaybetmeden ve çok yoğun şekilde teyb bantı ve video kaseti
üretecek stüdyoların faaliyete geçirilmesi gerekmektedir. Fevkalâde etkili
çağdaş hakkı tavsiye vasıtaları demek olan bu sesli ve görüntülü yayınlardan
yararlanmamız mutlak şarttır.
Henüz
ortada bulunan halk efkârının gün geçtikçe bizim tarafımızdan kaybedildiğini
sadece klasik tebliğ ve telkin vasıtalarıyla halkı tutmanın artık mümkün
olmayacağını unutmamak gerekir.
d.
Plâk Şirketleri ve Musiki
Memleketimizde
ahlâk sukutunu çabukiaştıran en büyük âfet musikî yolundan gelmektedir. İnsan
sesinin ikna gücüne, musikî makamlarının ahengi de katılınca tesir ve yıkım çok
daha kolaylaşmaktadır. Kazanç için her şeyi göze almış plâk şirketlerinin
şirretlikleri ayyuka çıkmaktadır. Değişen besteier yanında, insanın ikinci
yarısını konu edinen güfteler millî zevk ve musikî anlayışını rencide
etmektedirler. Sokaklardan geçerken duyulan bu can sıkıcı sesler, karşılarında,
insanın asalet duygularına hitabeden temiz nağmeleri bulmadıkları müddetçe
(dinlemeyin) nâsîhatları kâr etmeyecek ve onlar dinlenecektir.
Madem
ki musîki hastalığına kapılanlar elinde avucunda ne varsa bu yola koyanlar var,
onların bu ihtiyaçlarını iyi yönde değerlendirmek veya -caizse- hak adına
istismar etmek gerekir.
Bu,
son kısım vasıtalar hakkında söylediklerimiz belki cü'retkâr ifadeler gibi
gelecektir. Ne yapalım ki mevcut durum bunların söylenmesini ve yazılmasını
zorunlu kılmıştır. "Bükemediğimiz bileği öpmek" zilletini
göstermeyecek, onu hizmetimizde kullanmanın yollarını arayacağız.
Ancak
yukarıdan beri sıraladığımız vasıtalar her şeye, bütün gayretlere rağmen
kullanılamaz, kötülüklerin değiştirilmesine, hakkı tavsiyeye imkân bulunamazsa
o takdirde müslüman için üçüncü bir vasıta kalmaktadır O da kalb...
Son Güncelleme : 04.02.2008 - 22:06
|