|
Üye Girişi/Menüsü
Kapat

Üye Girişi






Kayıp Şifre?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Bölümler

Metodlar E-Posta
 

Yazan: Mustafa Refik, Tarih: 04.02.2008 - 05:34

Okunma Sayısı : 868

Metod usûl, yol, hareket tarzı kelimeleriyle karşılanabilir. Tarifi de belirli bir amaca varmak için zarurî olarak başvurulan dü­zenli yollar ve araştırmalardır. Veya, bilinmeyen birşeyi bulmak ya da bilinen birşeyi başkasına ispatlamak için takib edilmesi gerekli olan en mâkul ve kısa yoldur1, şeklinde yapılabilir.

Tariflerde tesbit ediyoruz ki, metod'un en önemli vasfı de­ğişken oluşudur. Günün gereklerine ve toplumların durumlarına göre metod, değişmek mecburiyetiyle başbaşadır. Bu değişkenli­ği, başka bir deyimle tekâmülü biz, dînî kaynaklarımızda da bul­maktayız. En dikkate şayan olanı kanaatımızca vahyin geliş şekli­lerinin çeşitliliğidir. Allah Teâlâ Rasûlüne emirlerini ve Kur'ânî ger­çekleri bildirirken bile tek bir yol takib etmemiştir. Cebrail (a.s.) muhtelif yollarla vahiy getirmiştir. Hattâ bâzan Cebrail (a.s.) ara­dan çıkmıştır da... Rü'yâyı sâdıkaiar ve Mi'râc hâdisesi gibi... Bu durumun, henüz idrâkten âciz olduğumuz birçok ilâhi hikmetleri yanında, hakkı tebliğ ve tavsiye yolunda takibedilmesi gerekli me­todun, muhatabın haline göre ayarlanması ilkesini gösterdiği açık­tır.

Peygamber Efendimiz de İslâm'ın aslındaki terakkiperverin ği, hayâtında tatbik ettiği değişik ve yeni hareket tarzlariyle isbat et­miş, ümmetinin, zamanın İcâbına göre "hakkın duyurulması" uğ­runda yeni metod ve vasıtaları kullanmasında tereddüde düşme­mesini sağlamıştır. Bilhassa harb metodlarında Hz. Muhammed (s.a.) pek terakkiperver davranmıştır. Meselâ: "Hendek kazma usûlü malûm değilken 5. hicrî yılda bu usûlü" tatbik etmiştir. Yine "Hicrî 7. senede Hayber Yahudileri mancınık kullanmışlardı. Ertesi sene Taif şehri muhasara edilirken müslüman ordusu, mancınık­tan ayrı, kuşatılan şehrin kale duvarlarını yıkmak İçin içeriden elle itilen ve derilerle zırhlandırılmış arabalara (dabbâba)" sahip kılın­mıştı.

Bunlar gösteriyor ki, bugün soğuk harb silahı olan propa-ganda'nın kullandığı metod ve vasıtaları, "hakkı tavsiye"de kullan­maktan çekinmek cepheyi düşmana bırakıp çekilmek, peşinen mağlûbiyeti kabul etmek ve dolayısıyla da hakka (İslâm'a) ihanet etmek olacaktır. Böylesi bir ihanetin cezası ise, beşerî hukuklarda bile ölümdür.

Hakkı tavsiye'nin hareket noktası bakımından metodlardan önce bir iki hususun tesbitinde zaruret vardır.

Fikri Temeller

Metodların icrasında hangi fikrî temellere dayanılmalıdır? Şunu hemen kaydetmek gerektir ki, islâm'ın gayesi toplumu ıslah etmek ve saadetini temindir. Bu yüzden'İslâmî esasların teb­liğinde bile müslüman camiası içerisinde bir rahatsızlığın, bir münkerin veya bir fitnenin uyanmamasına son derece dikkat gösteril­melidir. Hattâ ehl-i sünnet imamları, "iki zarar birleşince, hafif olanı irtikab olunur"3 kaidesini vazetmişlerdir. Bu kaide, bir mün-keri tağyir edeceğimiz zaman o tağyirden daha büyük bir fitne doğ­ma ihtimali söz konusu olduğu durumlar için konulmuştur. Öyleyse biz de ilk fikri temelimizi "Fitneyi uyandırmadan hakkı tebliğ" şeklinde tesbit edebiliriz. Zaten Kur'ân-ı Kerîm'in emirbi'l-ma'ruf'u, nehiy ani'l-münker'den önce zikretmesi de bunun en açık delilidir. Dâima müsbet faaliyet yolu tutulacak, mecbur kalınmadıkça menfî faaliyete rağbet edilmeyecektir. Hakkı söylemek vazifedir. Fakat her hakkı söylemeye bizim hakkımız olmadığı gibi muhatap da mütehammil olmayabilir. Böylesi anlarda konuşmak değil de belki susmak "hakkı tavsiye" hükmüne geçer. Şeyh Sadi, Gülistan'ında bu konuda şöyle bir hikâye anlatır: Padişahın biri, bir masumun öldürülmesini emretmiş. Zaval­lı canından ümidi kesince kendi diliyle padişaha sövmeğe, hakkın­da fena sözler söylemeğe başlamış. Padişah esirin söylendiğini görünce; "Bu ne söylüyor?" demiş. İyi huylu vezirlerden birisi; "Cennet, öfkesini tutanlar, insanların kusurunu afvedenler için hazırlanmıştır", diyor demiş. Bunun üzerine padişah acımış ve onun kanından vazgeçmiş, affetmiş. Birinci vezire zıd giden başka bir vezir İşe karışmış ve, "bizim gibilere padişah huzurunda yalan söylemek yakışmaz. Padişahım, o size sövdü, fena sözler söyledi" demiş... Bu ikinci vezirin sözünden padişahın canı sıkılmış ve; "bana onun yalanı senin doğru sözünden daha makbul geldi" demiş. "Çünkü onun sözü iyiliğe müteveccih İdi; seninki ise kötülüğe mebnidir." Hükemâ; "iş bitiren yalan, fitne ko­paran doğrudan iyidir demişler."

Bu hususu, Kur'ân-ı Kerîm'in İslâmî davete esas olan Nahl Sûresinin 125. âyetinin son kısmı, "en güzel" kaydıyla gayet açık ve sarih olarak ifade etmiştir.

Sevdirmek mi, Korkutmak mı?

Kur'ân-i Kerîmi bu yönden incelediğimiz zaman dokuz âyette tebşir'in inzar'dan önce5, dört âyette de inzar'ın tebşir'den önce6 zikredildiğini görürüz. Toplam olarak 26 âyette tebşir ve in-zar üzerinde durulur. Bu âyetlerde dikkati çeken husus; tebşir'in mü'minlere, muhsinlere, müttakîlere; inzar'ın nâs'a, zulmedenlere, îman etmeyenlere isnad edilmesidir. Kitabımızın hacmi müsaade etseydi de bu konudaki 26 âyetin mealini burada zikredebilseydik, görülecekti ki, mü'minler, müslümalar arasında (tebşir) sevdirmek; gayr-i müslimîere karşı da korkutma (inzar); öncelik hakkına sahip­tir. Ezcümle, şu iki âyet mealini hatırlayalım:

"Ey iman edenler! İçinizde kim dininden dönerse, Allah -mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zor­lu, kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği-bir kavim getirir ki, onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kı­nayanın kınamasından (dedikodusundan) korkmazlar."7

Ashâb-ı Kirâm'ı medh için Aliah Teâlâ;

"Muhammed Allah'ın Resulüdür. O'nun maiyyetinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (ve metin), kendi aralarında merhametlidirler."8buyurarak, ashâb'ın şahsında Hakkı tavsiye­nin ikinci temelini göstermiştir.

Hattâ lüzum görüldüğü takdirde diğer din sâliklerine de sev­dirme yoluyla muamele edilebilir. İslâm tatbikatında müellefe-i kulûb'a karşı böylesi bir yolla muamele edilmiştir.

Sevdirmenin öncelik hakkına sahip olduğunu gösteren şu tevcih ne güzeldir;

"Enbiyanın sıfatlarından tebşir; hıfzı's-sıhha menzilesinde veînzar; hastalığı tedâvî kabilinden olup sıhhat asıl, maraz (has­talık) arız olduğundan, hıfzı's-sıhha menzilinde olan beşaret; inzar üzerine takdim olunmuştur."

Diğer taraftan Peygamber Efendimiz'in bir şerefli hadîslerinde; (Doğru yolu) kolaylık(la) gösterin, güçlük(le) gös­termeyin. (Allah'ın rahmetini) müjdeleyin, (Sâdece azâbiyle) ür­kütmeyin (nefret ettirmeyin)" buyurmuş olması da sevdirme'nin öncelik hakkına sahip olduğunu göstermektedir.

Zaten hayatta asloian korku değil, sevgidir. Arzu edilen, makbul ve matîub olan da sevgiden doğan korkudur. Sevgi yoluyla Hakk'a ısındırılan bir kişi, sevgili'nin sevgisini kaybetme korkusu­nu esasen duyacaktır. Binâenaleyh gaye de kendiliğinden hâsıl ol­muş bulunacaktır.

Sevgi, merhamet, müsamaha her zaman geçerlidir, ama korku'nun ve korkutmanın geçerliliği, her hâdise ve her zaman için aynı olmayabilir. Cennet hurileri varken, cehennem zebanilerini gözler önüne getirmek, onları devamlı tehdit vasıtası yapmak bil­hassa zamanımız insanlarını zannedildiği kadar etkilemeyecek, üstelik hak tebiiğcilerini toplum içinde "huzur bozucular rolünde gösterecektir. "Hele tekfir, tehdit makamında ele alınacak silâhlardan değildir. Zira bunun meydana getireceği mânevi ölümü duyacak hisler pek azaldı. Onun için, "Sus! Kâfir oldun!.." nidası top gibi patlasa, yine kuru sıkı telakkî olunacaktır.

Toplum içinde "huzur bozucu" kabul edilen tebliğcinin, daha doğrusu din adamının o cemiyette yapacağı müsbet bir iş kalma­mış demektir. Bugün toplumumuz içinde din adamlarına karşı takı­nılan menfîye yakın tavırda, bizzat din adamlarımızın hatalı hare­ket ve sözlerinin payı büyüktür. Meselâ; bayram namazı için camiye gelmiş bir müslüman, bayram sabahı vaiz veya hatibden, "bayramın mutluluğu, bayramdan bayrama camiye gelenler için değildir" hükmünü dinlerse, o sabah, içinde, vicdanının derinlikle­rinde hissettiği afv ümidini kırdığı için bu cümleyi söyleyen din ada­mını sevmeyecektir. Hattâ daha ileri giderek bir daha camiye gel­memeye bile karar verebilecektir. Böylesi bir hale sebebiyet veren din adamı şüphesiz ki vazife yaptığından, dîne hizmet ettiğinden bahsetme hakkını kaybetmiştir. Oysaki, o kırıcı cümle yerine, fara­za; "bayram müslümanlann bayramıdır. Neş'esi, feyzi de onlara aittir. Biz de müslümanız. Bunu, şu anda camide toplanmamızla is-bat etmekteyiz. Ancak bayramdan istifade derecesi her müslüman için bir değildir" şeklinde diğer İslâmî emirleri yerine getirenlerin daha çok yararlanacakları ifade edilecek olsa, herhalde, o sabah için camiye gelmiş olanlar da İslâm'a, camiye, din adamına karşı içlerinde bir yakınlık, bir sıcaklık duyacaklardır. Bu duygular büyük bir ihtimalle o kişilerde, bayramdan ve İslâm'dan tam yararlanma arzusunu doğuracak, onu daha dindarca bir hayata sevkedecektir. Bu husus, merkez cami görevlileri için daha büyük bir ehemmiyet arz eder.

"Ağzımız bize yemek yemekten daha iyi birşey için ve­rilmiştir. Güzel şeyler söylemeğe alıştı rırsak biçimi de güzel­leşir. Tatlı dilin yerini hiçbir şey tutamaz çünkü."12 İnsanları ta­nımaktan hiçbir zarar gelmez, aksine iyilerin fenalarla karşılaşma­sı faydalı bir şeydir. Bunu yapmamak fenaların daha fena olmaları­na yardım etmek demektir.13 Çünkü, "İyilerin tenbelliği, kötüle­rin fâaliyeti"dir.O halde böylesi bir neticenin doğmaması İçin in­sanlarla görüşülecek, konuşulacak fakat onların gerçeklerden bir hiç yüzünden nefret etmelerine meydan verilmemeye çalışılacak­tır. Yâni "sevdir, nefret ettirme!" parolası ikinci fikrî temelimiz olacaktır. Zaten merhamet, İslâmî çağrının esaslarındandır. Belki devlet kurmaktan da maksat budur. İnsanların kalbierinden şefkat ve merhamet silindikten sonra, onların namazsız, oruçsuz, hacsız vakit geçirmeleri ve mescidsiz, kiiisesiz, havrasız yaşamaları daha hayırlıdır. Merhamet olmayınca din ile devlet, âlemi aldatmaktan, halka zulmetmekten ibaret kalır,"

Peygamber Efendimizin temiz hayatları, hep af, merhamet ve müsamaha olaylarıyla doludur. İslâm'ın o, dünyâ târihinde eşi görülmemiş terâkkisinde, kılıçlardan çok bu insanî duygular rol oy­namıştır.

Sahabeden biri;

"- Ya Resulaliah, filanca (Muaz) bize namaz kıldırırken o ka­dar uzatıyor ki, âdeta namazı terkedecek oluyorum," diye şikâyette bulundu.

Ravî; "ResLiiuüah'ı hiç bir nasihatinda o günkü kadar gazabiı görmedim" kaydını düştükten sonra Hz. Peygamberin şöyle bu­yurduğunu bildiriyor.

"- Ey nâs! Sizde tenfîr hasîeti var! İçinizden halka namaz kıldıran olursa, hafif tutsun. Çünkü cemaatta hastası vardır, zâifi vardır, iş güç sahibi oianı vardır."

Allah, Peygamberine hitâb ettiği şu âyet-i kerîmede, hakkın tebliğcüerine ne güzel yol gösterir:

«Sen Allah'dan bir esirgeme sayesindedir kî onlara yu­muşak davrandın. eğer (bilfarz) kaba, katı yürekli olsaydın on­lar etrafından herhalde dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla. (Aliah'dan da) günahlarının yarlığanmasını iste, iş hususunda onlarla müşavere et.16

Şu halde, aşağida sıralayacağfmız metodların hangisiyle hakkı tavsiyede bulunursak buiunaîım, herşeyden önce göz önün de bulunduracağımız iki husus vardır, onlar da; fitne zuhuruna sebeb olmamak ve muhâtablar; ürkütmemek... Sevdİre sevdire hakkı tavsiye ve telkin etmek... Bir başka deyişle "bir kilo balın bir küp sirkeden daha fazla sinek topladığını" unutmamak...

Genel Metodlar

Hakkı tavsiye'nin metodlarını Nahl Sûresinin bir âyetinde bulmaktayız. Bu âyette öngörülen metodlar muhatab'ın durumuna göre düzenlenmesi gerekli metodlardır. Meâlen şöyie buyurulur:

«Rabbının yoluna insanları hikmetle, güze! öğütle davet et, bir de onlarla mübâhase ederken en iyi (verimli) yol hangisi ise onu tut»

Görüyoruz ki, fert olsun, toplum olsun Hakkı tavsiye'nin mu-hatabiarı üç ana gruba ayrılmaktadır:

1. Âlimler; hikmet {felsefe ve metafizik) ten anlayacak akı! ve ilme sahip olanlar. En yeni ifadesiyle, aydınlar...

2. Birinci derecedeki I erin durumuna varamamış olmakla be­raber temiz yaradılışını muhafaza eden, öğüt kabul edebilen, en geniş tabakayı meydana getiren orta sınıf insanlar, halk...

3. Mücadeleci, inatçı, hattâ düşman tavır ve karakterli insan­lar.18 ilk iki grupta da bu tipler bulunabilir.

Âyet-i kerîmenin bu taksiminden anlıyoruz ki, tavsiyede mu­vaffakiyet için herşeyden önce muhatabın kültür seviyesinin teş­his ve tespiti şarttır. İmam Gazâli'nin İhyâ'sında kaydettiği bir ha-dis-î şerîfde Peygamber efendimiz şöyie buyurmakta ve başarı­nın, bu yolun sonunda olduğunu duyurmaktadır:

«Öîz peygamberler topluluğu, herkese seviyesine göre muamele yapmak ve anlayabileceği şekilde hitâbetmekle em-rolunduk.»

Hitler de, «Her propaganda, hitâbettiği kitlenin bilgi seviye­sini gözönünde bulundurmalıdır, der.

Son Güncelleme : 04.02.2008 - 05:34

   
Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın
Derlemeye Ekle
Yazdır
E-mail olarak gönder
Benzer Konular

Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

   (0 Oylama)

 


Yorumunuzu ekleyin
Sadece kayıtlı üyeler bir konuyu yorumlayabilir. Lütfen üye olun veya giriş yapın.

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.6 © 2007-2008 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki
Kapat