Hamd ancak Allah içindir. Ona Hamd eder, Ondan yardım diler. Ona sığınır ve
yalnız ona tevekkül eder ve onun afvını isteriz... Nefislerimizin şerrinden,
amellerimizin kötülüğünden ona sığınırız. Hakikat şu ki: Allah kimi hidayete
erdirirse onu saptıracak, kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek kimse
yoktur.
Allahtan başka ibadete
layık ilah olmadığına şahadet ederim. O tektir ve şeriki yoktur. Mülk onun, her
türlü medh-u sena onundur ki O her şeye kadirdir. Ve yine şahadet ederim ki,
Hz.Muhammed(s.a.v) onun kulu ve rasulüdür.
Allah-u Teala Kitab-ı
keriminde şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Allahtan nasıl
sakınılır ise öylece sakının ve ancak müslümanlar olarak ölün..."(Al-i
İmran 102)
Muhakkak ki sözlerin en
doğrusu Allahın kelamı, yolların en hayırlısı da Hz.Muhammed'in yoludur.
İşlerin en kötüsü ise sonradan uydurulan bidat ve hurafelerdir. Muhakkak ki her
bidat bir sapıklıktır ve sapıklıkların akibeti ise nar-ı cehennemdir.(İmam
Muslim;Cuma:13)
Amma ba’d Allahı tanımayan gafiller bir
yana, Allaha tabi olup ona inandığını iddia eden kardeşlerimiz dahi maalesef
acaib bir cehaletin içine düşmüşlerdir.Bu cehaletleri sebebiyle de bir çok meselede yanlış uygulamalar gözümüze
çarpmaktadır. Hakikat şu ki teoriyi iyi bilmeyen kişiler, pratikte bir çok
hatalara imza atacaklardır...
Bu takılıp da düşülen
meselelerden birisi de şefaat meselesidir. Bu risale biiznillah bu meselede
vasat yolu, iktisadı bulmaya çalışacağız. Çalışacağız çünkü Allah bizi “vasat
ümmet” olarak kitab-ı hakiminde tasvib etmiştir. Her mesele de orta yolu
tutturan muktesidler müslümanlardırlar... Muhakkak ki çaba bizden, tevfik ve
hidayet ise Allah-u teala’dandır. Rabbimiz bizden kabul buyur muhakkak ki sen
her şeyi işiten ve hakkıyla bilensin...
Hiç şüphe yok ki Rasulullahın kıyamet
gününde şefaati haktır... Allahu teala şöyle buyurur: “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’anla uyar.
Onlar için rabblerinden başka ne bir dost, ne de bir şefaatçı vardır.”[1][1][1]
Bir başka ayet-i Kerimede de şöyle
buyrulur: “De ki her türlü şefaat Allaha
aittir.”[2][2][2]
Bir diğer ayet-i Kerimede de şöyle
buyrulur: “Onun izni olmadan indinde
şefaat edecekler kimdir?”[3][3][3]
Bir başka ayet-i Kerimede de şöyle
buyrulur: “Göklerde nice melekler de
vardır ki; Allah dileyip razı olduğuna izin vermedikçe şefaatleri hiçbir şeye
yaramaz...”[4][4][4]
Arap müşrikleri de bir şefaat inancına
sahiptirler. Ama İslam her noktada olduğu gibi bu noktadada kendi düşünce sisteminden kaynaklanan
görüşü ortaya koymuştur. Onların bu şefaat anlayışlarını reddetmiş ve doğru
yolu inanan kalblere göstermiştir.
Sahih hadislerde de varid
olduğu üzere Rasulullahın dahi hemen şefaat edemeyeceğini. Ancak Allahın
huzuruna gelip secdeye kapanıp Ona hamd-u senada bulunduktan sonra Rasulullaha
izin verilecektir.
Hasılı müşriklerin zannları olan
her şeyin şefaati söz konusu değildir. Allah şefaat edilen ve edecek olan
hakkında da yegane karar vericidir. Ki “Din
gününün malikidir.”[5][5][5]Ayetinde kasdedilen manaya gelir.
Rasulullahın şefaati değişik
şekillerde kendisini gösterecektir ki İmam İbn Kayyim 6 çeşit şefaat saymıştır
bunlar:
1.En
büyük şefaat ki onun ehli Rasulullahtır.(Muslim) Bu şefaat mahşer yerinde
olacak ve o anın sıkıntısından kurtulmak içindir.
2.Cennet
ehlinin cennete girmesi için şefaat (Buhari, Muslim)
3.Muhammed
ümmetinden asi bir kavim için şefaat.
4.Tevhid
ehli olup da günahları sebebiyle cehenneme girecek olanlara şefaat
5.Cennet
ehlinin sevab ve makamlarınınartması
için şefaat.
6.Cehenneme
girmiş olan bazı kafirlerin azablarının hafifletilmesi için şefaat.
Bu noktada mutezili bir akaide
sahib olanlardan başkası itiraz sahibi değildir.
Şimdi bu noktadan hareketle biz
bu risaleyi asıl kaleme alış gayemizi her halde açıklaya biliriz. Evet,
Rasulullahın şefaati hakktır. Ve ahrette Kalbinde hardal tanesi kadar dahi olsa
mü’minlere şefaat edecektir.
Bizim bu itikadımız, buna
güvenip, bu müjdeye dayanıp direkt olarak Rasulullah’tan şefaat taleb etmeye
müsait değildir.
Maalesef günümüzde bazı kişileri
“Şefaat Ya Rasulallah” derlerken görüyor ve işitiyoruz... Bu caiz değildir.
İmam Ahmed b. Hacer şöyle der: "Kişi ancak şöyle dua edebilir: “Allahım
Rasulullahın şefaatini nasib eyle...” veya “Ya Rabbi beni Rasulullahın
şefaatinden mahrum eyleme...” İşte bu şekilde dua caizdir. İmam Ahmed b.
Hacerin sözü burada bitti...
Birçok şairler şiirlerinde,
mevluthanlar gazellerde maalesef bu tür çirkin sözlere yer vermişlerdir.
Şefaat yada medet Ya rasulallah
sözü ve buna benzer sözler bir nevi istiğasedir. Bunları tevessülle izah etmek
mümkün değildir. İmam Hasan el Benna bu konuda Fehm ve esaslarını izah ederken
14. Maddede şöyle der: “bunlar bidatlerdendir. Onlara savaş açılmalı ve başka kötülüklere
yol vermemek için de onları tevil cihetine gitmemelidir.”
İmam Ahmed b. Hacer der ki: “Tüm
müslümanlar şüphe etmeden kati bir bilişle bilirler ki Rasulullahın şanı
büyüktür. Makam-ı Mahmud sahibidir. Yaratılmışın en üstünü, Nebi ve Rasullerin
sonuncusudur. Fakat tüm bu güzel sıfatlar Rasulullaha dua edip istiğasede
bulunmamıza delil değildir.”
Bu hususta cevazına delil
getirenler elbette olmuştur. Allah razı olsun umulur ki hepsi de doğrunun
peşindeydiler... Bize düşen onların fetvalarını ne niyetlerle verdikleri
hakkında tartışmak değil onların delil ve hüccetlerine bakarak doğruları
bulmaktır. Bunun böyle olması gerektiği noktasında dört mezheb imamının
kavilleri delilimizdir. Onlardan İmam ebu Hanife şöyle der: “Nerde sahih bir
hadis bulursanız o benim mezhebimdir.”
Rasulullaha direkt olarak şefaat
et yada medet et demeyi ayrıca salih zatlardan da aynı şekilde himmet ve medet
beklemeyi caiz tutup olur diyenler İmam Hakim’in Mustedrek’inde rivayet ettiği
hadisi delil getirirler. Hadiste muhtasaran şu ifadeler geçer ki Hz.Adem hata
edince “Ya Rab! Hz.Muhammed hürmetine
yalvarıyorum, beni bağışla” demiştir.
Bu hadis şefaat ve medet dilemek
hususunda onların delillerindendir. Lakin bu hadis hakkında alimler söz
etmişlerdir. Öncelikle Hakim ki hadisi riayet eden odur, ilim erbabınca
hadislerin tashihinde (hadislere sahihtir demek noktasında) laubali
bulunmuştur.
Bizzat bu hadis hakkında İmam
Zehebi “Bu hadis mevzudur.” demiştir ki bu uyduruk demektir. Uyduruk hadis ise
akaidle ilgili meselelerde delil olamaz. Bırakınız uyduruk hadisleri zayıf
hadisler dahi bu babta huccet olarak alınamaz...
Bu hadis Sahih olarak kabul
edilse bile Hz.Ademin yaptığı bir istiğase değil sadece tevessüldür ki tevessül
Şehit İmam Hasan el Benna’nın beyan ettiği üzere duanın keyfiyeti ile ilgili
furu bir meseledir. Ve istiğase meselesi ile alakalandırılmayacak kadar farklı
noktalardadır. Dikkat edilirse Hz.Adem; Hz.Muhammed hürmetine Allaha yönelmiş
ve duasına merci olarak Allahı seçmiştir. Oysaki Medet yada Şefaat ya Rasulallah
diyenler isteklerini Allaha değil Rasulullaha sunmuşlardır... Bu sebebten
dolayı da hadis doğru kabul edilse dahi bu babta delil olamaz.
Onlar ikinci olarak şöyle bir
hadis rivayet ederler: “Allahım! Sana
dua edenlerin senin üzerindeki hakkı ve benim bu yolumun hakkı ile sana
yalvarıyorum.”
Bu hadis hakkında İmam Heysemi
Mecma’uz Zevaid adlı eserinde: “Zayıflarla muselsel” ibaresini kullanır ki bu:
hadisin senedindeki ricalin yani ravilerin zincirleme olarak zayıf olduğunu
beyan eder ki ykarıda itikadi hususlarda zayıf hadislerin delil olamayacağını
beyan etmiştik. İmam İbn Hibban ise Hadisin ravilerinden Atiyye el Avfi
hakkında “Ondan uydurma hadisler rivayet ediliyor” demiştir. Hasılı kelam bu
hadis de zayıftır ve itikadi meselelerde bu ve benzeri zayıf hadislerle ihticac
olunamaz, yani hüküm çıkarılıp, delil getirilemez.
Kimileri ise bu hususta Kasas
suresi 15. Ayeti delil getirirler ki o ayette mealen Allah: “Musanın tarafında
olan kimse, düşmanına karşı Musa’dan yardım istedi” buyrulmuştur. Zahiren de
gayet açık olduğu üzere bu ayet iddia sahiplerine delil olmaktan fersah fersah
uzaktadır. Çünkü yakinen bilinen gerçek şudur ki hayatta olan bir kişi, diğer
bir canlı kişiden ve bu yardıma kadir olan kişiden yardım istemektir ki bu kişi
yardım istemenin ne zaman doğru ve ne zaman hangi şekillerde yanlış olduğunu
iyi bellemek zorundadır. Zannederim bu delile de taassubundan dolayı yapıştı da
hakiki manayı göremedi... Allah-u Alem
Bazıları ise Nisa suresi 64. Ayeti
delil getirirler ki o ayette Allah şöyle buuyrur: “Eğer onlar nefislerine zulmettiklerinde sana gelseler, Allahtan
mağfiret dileseler ve Rasul de onlar için mağfiret dilese. Allahı tevbeleri
kabul edici ve merhametli olarak bulurlardı...”
Gerçekten bu ayet onlar
lehine bir delil midir? Hareketlerinin doğruluğuna bir hüccet midir? Elbette ki
hayır... Evvela Allah bu ayette iki şeyi emreder: birincisi Rasulullaha gidip
dua istemek ki bu bir şefaat istemek yoludur lakin ancak Rasulullah hayatta
iken cazidir. Ya da tevbe edecek... Tevbe şarttır ama ilk zikredilen Rasululaha
gidip ondan kendi adına dua istemek her zaman yapılacak diye bir kaide
yoktur... Az evel de dediğimiz gibi bu ancak Rasulullahın hayatında caizdir
yoksa kişi munferiden tevbe eder... Ayetin bu dönemdeki pratiği nedir dersen;
cevaben derim ki Bu kişi zamanındaki Alim ve Fadıl zatlara gidecek ve onlardan
dua isteyecek işte ayet bu noktada huccettir...
İkinci husus: Rasule gidilmesi istenir
ki Ona gitmek kabrine gitmek demek değildir.
Üçüncüsü: Mana Rasulullahın hayatıyla
kısıtlı olduğuna göre bu ayetten yola çıkıp genellemelerde bulunmak imkanı
yoktur.
Ashab-ı Kiram da ayeti dediğimiz manada
almıştır dersek bu mubalağa olmaz. Çünkü Rasulullahın ölümünden sonra onlar
Rasulullah’tan mezarına gidip böylesi bir talebte bulunmadılar. Ki Hz.Ömer dahi
yağmur duası yaparken vefat etmiş bulunan Rasulullahla değil Hz.Abbas ile
tevessül etmiştir. Evet Rasulullah hayattan ayrıldıktan sonra goyabında ona bu
şekilde şefaat yada medet yani yardım temennilerinde bulunan olmamıştır. Çünkü
ölülerin tasarrufu vefatıyla birlikte yeryüzünden çekilir.
Ölülerin tasarrufu babında şu az evel
zikrettiklerimize itirazen de onlar şu delili getiriyorlar ki delilleri Al-i
İmran suresi 169. Ayettir. Mealen şöyle buyrulur: “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız bilakis diridirler ve
Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar” Onlar bu ayeti delil getirirler
ve ardından da eklerler. Madem Allah kendi yolunda şehid edilenleri öldürmüyor
ve onları diri bırakıyor o zaman Allahın habibi olan Rasulune de bu nimette
bulunur ve onu diri bırakır, Bu ayet ölüler, ruhu bedenlerinden ayrıldıktan
sonra da hayattadırlar ve tasarrufları vardır. Çağrılara cevab verirler”
derler. Ve kimileri de bu konuda mubalağada bulunur da evliya ve salih kulların
ölümden sonra daha etkili olduklarını iddia ederler ve “onlar kınından çekilmiş
kılıç gibidir” derler ve böylece onların beden kisvesinden sıyrılmaları ile
daha etkili tasarrufta bulunduklarını iddia ederler ki bu hoş olmayan, islam
inancıyla bağdaşmayacak batıl iddialardan bir iddia ve bir kuruntudur.
Burada söylenecek en doğru söz Kabir
Alemi yani ölümden ötesi gayb alemidir ve hakikatını Allahtan gayrısı bilemez.
Bu böyledir şu da şöyle olur diye atıp tutmak dilinin ayarını yapamayan insanların
en cesuru bulunan cahil-i cuhelanın işidir.
Bu ayetin tefsirlerine baktığımız zaman
da doğrular ayan beyan olur. İmam İbn Cerir et-Taberi ayetin tefsirinde şunları
söyler: “Allah Uhud Şehidleri hakkında buyurur ki: “Ey Muhammed! Sen onları (öldürülen
mucahidleri) bir şey hissetmeyen, lezzet duymayan, nimet görmeyen ölülerden
sanma onlar benim katımdadırlar ve diridirler.” Nimet ve Rızık içinde felah,
bol nimetve mukafatlarından dolayı
sevinçlidirler” İmam Taberinin söz burada bitti... Hafız İbn Kesir de aynı
şekilde tefsir eder ki İbn Cevzi de zımnen manalara işaret eder.
Allah Cin suresi 21 ve 22. Ayetlerde de
şöyle der: “De ki: size ben ne zarar ne
de fayda verme gücüne sahip değilim” Aynı manada Araf suresi 188. Ayette de
vurgulananlar aynı gerçekliktir. Allah-u Teala Rasulü Hz.Muhammede fayda ve
zarar verme noktasında kudrete sahip olanın yalnız kendisi olduğunu
vahyetmiştir. Mushaflarda yazan da bu doğrudur. Ve yine Allah Kitabın anası
Fatiha suresinde şöyle buyurur: “Yalnız
sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” bu ayeti her namazda
okuyan eşhasın yine bu ayete muhalif olarak bu ameliyeleri ne kadar acı!
Yine İmam Tirmizinin hasen ve sahih
olarak rivayet ettiği şu hadise bir bakınız: “Dileyince Allahtan dile ve yardım isteyice de Allahtan iste...” Bu
hadisi ayrıca İmam Ahmed musnedinde rivayet etmiştir.
Burada İmam ibn Teymiyye’nin şu
açıklamalarını da zikretmek yerindedir. O der ki “Bilinmesi gerekenlerden
birisi de şudur; Kuranda dua ve davetle ilgili olarak geçen nasslar iki
türlüdür. İstiane amacıyla dua ve ibadet amacıyla dua... Her dua eden aynı
zamanda istekte yani yardım talebinde de bulunmuş olur...“
Bilinmesi gereken şu noktadır ki
vefatından sonra Rasulullahtan yada herhangi bir başkasından şefaat ya medet
istemek, Allah ve rasulünün sevmediği ve razı olmadığı amellerdendir.
Allahtan gayrısına hitab ederek
isteklerde bulunmak, onlara dua etmek, onlara sığınır onlara rağbet ve
teveccühte bulunmak olacak şey değildir. Çünkü bu makamda müslümanın hayatında
sadece Allah bile vardır. Allah rasulünü nefsimizden dahi çok seviyoruz ve
sevmeliyiz imanın gereği budur. Ama imanın gereklerinden bir diğeri de Allahın
rasullerini nebilerini yada salih kullarını sevmek namına Allaha karşı haddi
aşmamak ve Allahın hakkını onlara da vermemektir. İnsanın saydığımız türdeki
ihtiyaclarına icabet edecek tek varlık Allahtır. Şefaat dilenenlerin kendi
başlarına şefaat güçleri yoktur. Nitekim Kevser Havzu ile ilgili hadiste ki bu
hadisi İmam Muslim rivayet eder Rasulullahın kendisinden sonra gelen iman
ehlinden bidatcilere teveccuh etmesi ama Allahın rasulünü ikaz etmesi ve
“senden sonra bunlar ne bidatler çıkardılar bilemezsin” buyurmasıyla Rasulun
onlara yüz çevirdiği beyan olunmuş ki şefaat Allahındır bunda şüphe yoktur onun
izni olmadan Rasul-u Zişan dahi şefaat edemez. Bu sebeble de şefaat ancak
Allahtan istenir. Şefaati ölülerden yatırlardan yada gayibte bulunan
kimselerden temenni etmek olmaz, bu caiz değildir. Buna Allahtan başkası güç
yetiremez.
Allah şöyle buyurur: “O, önlerindeki ve arkalarındakini bilir.
Onun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat edemezler. Ve onlar onun
korkusundan titrerler.” Bu Enbiya Suresinin 28. Ayetinin tefsirinde İbn
Cerir der ki: “Bu ayet kafirlerin biz aslında putlara değil, Allaha tapıyoruz,
bunlara ise bizi Allaha yaklaştırsın diye ibadet ediyoruz demeleri üzerine
inmiştir...”
Bu söz biz aslında “şefaat ya
rasulallah” derken Allaha sesleniyoruz. Allahtan rasulullahın şefaatını
istiyoruz diyenlerin sözlerine ne kadar da benzer?
Ve yine Allah Kasas suresi 56. Ayette
şöyle buyurur: “Hakikat şu ki sen
sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ama Allah hidayet verir. O hidayete erecekleri
daha iyi bilir...” Bu şekilde nasıl hidayet vermek ve dalalete düşürmek
Allaha has ise şefaat te Allaha hastır.
Yusuf Suresi 103. Ayette de “Sen şiddetle arzu etsen de insanların çoğu
iman edici değildir.” Buyrulur bu da Rasulullahın bu noktalarda tasarruf
sahibi olmadığına işaret olarak yeter... Rasulullah Allahın seçtiği elçisi,
Habibi, İnsanlığın en faziletlisi ve yer yüzünde biricik rehberimiz ve
önderimizdir. Ama ona olan sevgimiz bizi Hıristiyanların durumuna düşürmeyecek
ve Allahın hukukunu da gözeteceğiz. Nebimizi ilahlaştırıp onun mirasına ihanet
etmeyeceğiz... Nitekim Rasulullahın hayatını inceleyenler göreceklerdir ki
tevhidi korumak, mutlak olarak en önemli meseleydi...
İmam Said Havva da bu babta şöyle
demiştir: “Bu gibi nidaları (medet ya rasulallah, şefaat ya rasulallah gibi)
bazı Şii çevrelerden sızmış şeyler olarak değerlendirilmelidir... Allah
geçmişimize dua etmemizi emretmiştir. Onlardan birşeyler isteyerek bir şeyler
beklemek niyetiyle onları çağırmayı değil.